Müslümanlar Arasındaki İhtilaflar
>

MÜRŞİDE YOL VERİN BİZDE VARALIM

CANDA OLAN OL CAN NURU GÖRELİM

İLMİ KUR'AN OKUYALIM BİLELİM

İLMİ VEREN BİR ALLAH IM VAR BENİM

Nakşibendi Üveysi Ders Tarifesi

EY İNSAN KENDİNİ ASLA ÇARESİZ HİSSETME ALLAH TEALA BİR KAPI KAPAR BİN KAPI AÇAR

(İrşadi Bayburdi)

» Müslümanlar Arasındaki İhtilaflar



Ashab-ı kiram efendilerimiz arasındaki bazı ihtilafları, hatta bu ihtilafların bazen harp derecesine varmasını nasıl izah edebiliriz? Bundan, bugünkü Müslümanların alacağı dersler nelerdir?

Ashab-ı kiram efendilerimiz, bir hamlede zulmetten nura çıkan ve o nur içinde toplanan, iman-küfür, doğru-yalan her şeyi ayân beyan gören bir zümre idi. Her şeyi açık seçik görmeleri ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısında müsavi ve emsâl olmaları itibarıyla hakkı ifade etme adına kendi aralarında çok rahat hareket ediyorlardı.

Onların bu konuda duygu ve düşünceleri şöyle idi: Mahlu­kiyette ve ubûdiyette herkes müsavidir. Kimsenin kimseye karşı kendisine kulluk yaptıracak kadar kendini büyük ve hâkim görmemesi lâzım geldiği gibi, birinin bir başkasına kulluk yapacak kadar da kendisini zelil görmemesi lâzımdır. Bu duygu ve düşünce, ashab-ı kiramın birbirlerine, hatta bir mânâda ve izhar-ı re'y etme konusunda Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı tavır ve vaziyetleri de saygı ve ihtiramın yanında aynı çizgideydi.

Onların birbirlerine karşı tavır ve bakışlarına bugünün telakkilerine göre bir ad koymak icap ederse, onlara "Çok hürriyetçi insanlardı." demek mümkündür. Müsavat duygusu, derinlemesine onların ruhlarına işlemişti. Onlar, kimseyi kendilerinden büyük görmedikleri ve kendilerini kimseye hesap verme mecburiyetinde hissetmedikleri için hak adına çok canlı ve hemen hesap soracak mahiyette olabiliyor ve haksızlık karşısında da susmayı akıllarının köşelerinden bile geçirmiyorlardı. Onlardaki bu tavır, daha sonra ashab arasına iltihak eden yeni Müslümanların anlayış itibarıyla bu seviyeye varmamış olmaları, ashab-ı kiram arasında bazı şartların inzimamıyla bir kısım ihtilaf ve kargaşaya sebebiyet verdi. Bu ihtilafları şu başlıklar altında mütalâa etmek mümkündür:

1. Ashab efendilerimiz, her zaman hak adına birbirlerinin bazı düşüncelerine karşı çıkarak muhalefette bulunmuşlardır. Meselâ Hz. Âişe Validemiz, Ebû Hüreyre'nin "Uğursuzluk ancak kadın, binek ve evdedir." şeklinde bir hadis rivayet ettiğini duyunca, ona itiraz etmiş ve şunları söylemiştir: "Allah Resûlü bu konuda şöyle demişti: 'Cahiliye ehli şöyle derdi: 'Uğursuzluk; kadın, binek ve evdedir.'"

Evet, yer yer bunun gibi ashab arasında, hak adına her zaman bazı itirazlar vuku bulmuştur. Bu tür itirazlara "mahzursuz muhalefet" demek de mümkündür.

2. Hz. Ebû Bekir'e hilafet adına biat edildiği esnada, bazı Hâşimîler ve daha sonra da bazı Emeviler itiraz ederek muhalefette bulunmuşlardı. Ancak ashabın uyanıklığı ve baştaki halifenin müstesna dehası, bu fitnenin bastırılmasını sağlamış ve herkes Hz. Ebû Bekir'e biat etmiş, fitne de ortadan kalkmıştı.

3. Hz. Osman'ın ilk altı-yedi senelik kısmında herhangi bir muhalefet olmamış, ancak daha sonraki zaman diliminde, "Emeviler kayırılıyor." şeklinde bazı itiraz sesleri yükselmeye başlamıştı. Hz. Osman'ın, emin olduğu ve kendilerine itimat ettiği bazı zevatı, hilafetin selâmeti için bazı kilit noktalara getirdiği doğruydu; ancak bu, o mübarek zatın bir içtihadıydı. Ne var ki, bazı kimseler bu mesele etrafında bir itiraz atmosferi meydana getirerek, Hz. Osman'ın son devirlerine itiraz ederek ciddî bir muhalefete sebebiyet vermişlerdi. Buna bir kısım hazımsızların fitnesi demek de mümkündü.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybâşinâ gözüyle bu muhalefetleri çok önceden görmüş ve Hz. Osman'ı ikaz ederek, hilafetin terk edilmemesi lâzım geldiği üzerinde ısrarla durmuştu. Hz. Osman da kendisini hal' etme teklifini getirdiklerinde: "Ben, Allah Resûlü'nün huzurunda oturuyordum. Bana şöyle dedi: 'Yâ Osman! Allah sana bir hil'at giydirecek. Halk onu çıkarmanı isteyecek, fakat sen sakın çıkarma!' Ben bunu hilafet olarak kabul ediyorum. Bu sebeple bu hil'ati çıkaramayacağım." demişti.

Hz. Osman'ın vefatıyla ta Hz. Ömer'le başlayan ve fakat onun firaseti sayesinde su yüzüne çıkma imkânını bulamayan fitne, suyun yüzüne çıkma imkânını bulmuştu. Belki fitnelerin ilk kıvılcımları Hz. Ömer dönemine kadar götürülebilir. Ancak Hz. Ömer'in idare sistemi, ne olursa olsun kendinden sonra, yedi-sekiz sene cemaat-i İslâmiye'nin dimdik ayakta durmasına vesile olmuştur. Hz. Osman döneminde ashab-ı kiram, ikinci kez yaralanınca, uzun zaman belli seviyede de olsa bu çalkalanma devam etmiştir. Daha sonra Hz. Osman'ın kanı döküldü ve Cenâb-ı Hak, o kanın dökülmesini ashab arasındaki ihtilafların sürüp gitmesine vesile gibi kıldı. Bu, bir zelle, ayak kayması ve bazılarının günaha girmesi idi. Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ve nurlu köyünde ciddî bir günah işlenmişti ve bu durum bir-iki asır ümmet-i Muhammed arasında çalkantılara vesile olacaktı.

4. Bir diğer ihtilaf da, Hz. Ali devrinde zuhur etmişti. Bu ihtilafın bir bölümü, Hz. Muaviye'ye, diğer bir bölümü de ashab‑ı kiramdan Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e karşı olmuştu. Daha sonraki ihtilaflar ise tâbiîn arasındaki ihtilaflardır. Hz. Ali'nin, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Âişe'ye karşı çıkması bir içtihattır. Bu, hilafetin haysiyetini koruma içtihadıdır. Nitekim Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuyla alâkalı ümmetine şu minvâl üzere uyarıları olmuştur: Bir yerde birisine biat edilir ve bir cemaatin başında idareci, sadece bir insan olur.

Binaenaleyh Hz. Ali, hilafetin haysiyetini koruma mecburiyetindeydi. Eğer bu mevzuda kılıcını alıp, onların karşısına çıkmasaydı, hilafete karşı sorumluluğunu ihmal etmiş olurdu ve Allah karşısında mesul duruma düşerdi. Çünkü kendisine biat edilmişti. Hz. Ali'nin karşısındaki grup ise, bir kısım azgın kimselerin, Hz. Ali Efendimiz'i cebren çıkarıp başa koyduklarını ve Hz. Osman'ın katillerine hesap sorulmadığını, hatta etrafta estirilen bir kısım dedikodu ve "güft u gû"ya göre, Hz. Ali'nin bu katilde parmağının olduğu gibi –hâşâ– o pâk dâmene çok uzak isnatlarda da bulunarak havayı bulandırıyorlardı.

Hz. Âişe Validemiz, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha Efendilerimiz gibi nezih kimseler de, Hz. Ali'nin karşısına çıkmışlardı; çıkmışlardı ve Hz. Talha orada şehit düşmüştü. Hz. Zübeyr, Hz. Ali'nin karşısına atını sürüp çıktığında Hz Ali Efendimiz ona şöyle demişti: "Zübeyr! Hatırlarsan bir gün Resûl-i Ekrem'in huzurunda bulunuyorduk. Buyurdular ki: "Zübeyr! Bir gün Ali'nin karşısına çıkacaksın; ama o gün sen haksızsın!" Bu sözleri dinleyen Hz. Zübeyr, biraz düşündükten sonra "Çok doğru!" dedi ve kılıcını kınına sokarak oradan ayrıldı. Biraz sonra da bir bahtsız arkadan yetişerek onu şehit etti. Hz. Zübeyr'i şehit eden kişi, daha sonra Hz. Ali'den bir pâye koparmak için huzuruna geldi ve "Safiyye'nin oğlunu öldürdüm." deyiverdi; buna karşılık Hz. Ali de "Ben bu kulaklarımla Resûl‑i Ekrem'den işittim. O şöyle buyurmuştu: 'Safiyye'nin oğlu Zübeyr'in kâtilini Cehennem'le tebşir ederim!'" demişti.

Evet, ashab-ı kiram efendilerimiz karşı karşıya geldikleri zaman bile çok hakperest idiler. İşte Âişe Validemiz.. o, devesiyle Cemel vak'asına doğru ilerlerken, uğradığı bir yerde köpek sesleri duymuştu. Bunun üzerine hemen Efendimiz'in şu sözlerini hatırlayarak olduğu yerde kalakalmıştı: "Ehl‑i Beytimden birisi, haksız olarak bir yere gittiğinde orada Hav'eb köpeklerinin sesini duyacak." Daha sonra o da Hz. Ali'den helallik almış ve oradan ayrılıvermişti. Bu, bir içtihat kavgası idi ve hak ortaya çıkınca da kavga bitiyor ve barış ilan ediliyordu.

Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında olan meseleye gelince, bu mücadele Emeviler ile Haşimîler arasındaki bir ihtilaftı. Hak Hz. Ali tarafındaydı, ancak Hz. Muaviye de kendisini haklı ve selahiyetli görüyordu. Hatta elinde bir kısım dayanakları da vardı. Meselâ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onu Şam havalisine vazifelendirmişti. Hz. Ebû Bekir, iki buçuk-üç seneye yakın hilafet döneminde "Sen orada kal!" diyerek onu yerinde ibkâ buyurmuşlardı. Hz. Ömer'in hilafeti esnasında uzun seneler hep orada vali olarak kalmıştı. Hz. Osman'ın hilafetinin ilk döneminde herkes kendisinden memnundu ve o devirde de Hz. Muaviye vali olarak kalmıştı; evet kendisini haklı gösterecek bunun gibi daha başka karineler de vardı.

Bunlarla ben ona –hâşâ– aldanmış diyemem; ancak Hz. Ali karşısında haksız olduğundan şüphe yoktu. Hak, Hz. Ali tarafındaydı. Hz. Muaviye, ısrarla Hz. Osman'ın kâtillerinin bulunmasını istiyor, Hz. Ali de buna karşı kendisini müdafaa ediyordu. Bir ihtilal olmuştu ve etrafta anarşi hâkimdi. Hz. Ali bunu bastırıncaya ve idareye tam hâkim oluncaya kadar kâtilleri teslime kendini muktedir göremiyordu. Konuyla alâkalı tarihler bize şu bilgiyi vermektedir: "Bir gün, 'Kâtiller gelsin, onları teslim edeceğim.' deyince, bin tane silahlı insan Hz. Ali'nin karşısına dikilip 'Hepimiz kâtiliz.' demişlerdi…"

Böyle bir atmosfer içinde Hz. Ali'nin durumu oldukça zordu. Ancak Şam'daki vali bu zorluğu göremediği gibi hayatının sonuna kadar da hiçbir zaman takdir edememişti. Hz. Muaviye, Hz. Ali'yi ittiham ediyor, Hz. Ali de "Hilafet, tek bir elde olmalıdır." deyip bunun kavgasını veriyordu. Netice itibarıyla iki taraf Sıffîn'de karşı karşıya geldiler ve bir ihtimal orada anlaşıp sulh ilan edeceklerdi; ancak İbn Sebe ve avanesinin oynadıkları oyun ve ayrıca sırf Kur'ân'ın zâhirine dayanan Haruralı bir kısım Hâricîlerin, Hz. Ali ve Hz. Muaviye'ye karşı menfî tavırları ortalığı katıp karıştırmış ve pek çok istenmeyen durum ortaya çıkmıştı.

Mevzuyla alâkalı çok mühim bir noktayı Bediüzzaman şöyle ifade etmektedir: "Bir veli, bir velinin makamını, Allah bildirmezse bilemez. Ashab-ı kiram arasındaki vak'alar, buna delâlet etmektedir." Yani ashab efendilerimizin hepsi veliydi. Şayet veliler, diğer velilerin makamlarını bilselerdi, onlar da birbirlerinin makamlarını bileceklerdi. Ancak Allah (celle celâluhu) bildirmedi, onlar da bilemediler.

Meseleyi günümüz açısından ele alacak olursak, bugün de Müslümanlar arasında çok ciddî ayrılıklar, çekememezlikler, nefretler ve hatta birbirlerini yıkacak şekilde davranışlar ve hazımsızlıklar var. Bunlar birbirini tanımadığı için belki Cenâb-ı Hak bu tür ayrılıkları mazur görebilir. Bence, Allah rızası için gayret gösteren kimselerin hizmetlerinin bütün bütün heba olacağını düşünmek yanlış olur. Hizmet ehli insanlar bir tarafa, biz, avam-ı mü'minin davranışlarını dahi hüsnüzan ile iyiye hamletme mecburiyetindeyiz.

Öyleyse meselenin içinde değişik bir nokta daha var. O da, günümüzde Müslümanların birbirlerini bilmemeleri, tanımamaları ve içtihat edip hizmetin hayırlısı böyle olacak zan ve zehabına kapılmalarıdır. Bazıları, "Biz, ümmet-i Muhammed'i ancak gönül heyecanı ve aşkla kurtarabiliriz." bazıları "Bunun yanında milleti ancak akla uyarmakla ve tenbihle kurtarabiliriz." bazıları "Günümüzün insanını ancak eğitimle kurtarabiliriz." bazıları da bunların hepsini cem ederek, "Ümmet-i Muhammed'in kurtarılışı, dirilişi, tenbihi, uyarılması ancak aklın yanında kalbin, kalbin yanında da hissin ve letâifin uyarılmasına bağlıdır; zira insanın aklında, ruhunda, kalbinde, hissinde, duygularında bir boşluk olduğu sürece, o insanın gerçek mü'min olmasına imkân yoktur." diyeceklerdir; diyecek ve kendi içtihadına göre hareket edecektir.

Belki bunların içinde bir tanesi en doğrudur ve en güzeldir. Fakat diğerleri de çirkin değildir. Böyle durumlarda doğru olan şey de şudur: "Herkes 'Benim mesleğim en güzel ve en doğrudur.' demeli ama 'Güzel ve doğru sadece benim mesleğimdir.' dememeli ve başkalarının mesleğinin butlanını iddia etmemelidir."

Ashab efendilerimiz de böyle hareket ederek, zuhuru çok daha korkunç olabilecek muhtemel bir kısım vak'aları önlemişlerdir. İnşâallah, inanan insanlar topluluğu, kendi içinde olgunlaştıkça, iftiraka götürücü sebepler ve vesileler de kuvvetini kaybedecek ve hiç olmazsa akıl ve mantık planında bir kısım anlaşmalara gidilecektir. Ancak bir cemaat, hak ve hakikat namına da olsa hakkın hatırı için bu farklılıkları bağışlamalı, bunların üzerinde durmamalı ve bunlarla mü'min fertleri mahkûm etmemelidir.

Tarih, tekerrürden ibarettir. Dünkü ihtilaf bugün de aynıyla cereyan ediyor, bugünkü de, olduğu gibi yarın cereyan edecektir. İnsanların bütününü bir çizgi üzerinde düşünmek safdillik olur. Bu işe ashab-ı kiram muvaffak olamadığı gibi, ondan sonra eimme-i müçtehidîn ve eimme-i din dahi muvaffak olamadılar. Ebû Hanife'nin yetiştiği devirde Havaric, Nevasıb, Mutezile, Cebriye ve Mürcie gibi cereyanlar vardı. Her gece kıldığı iki rekâtta Kur'ân'ı bir defa hatmeden müstesna dimağlar, bu korkunç fitne ve fesadın önüne geçemeyip bunu önleyememişlerse, bunu bizim önlememiz de çok zordur. Yalnız, hakkın hatırını âli tutarak; dövene elsiz, sövene dilsiz ve kırarlarsa gönülsüz davranabilirsek, fitnenin büyümemesine vesile olabiliriz.