Nakşibendi ve Üveysilik
>

MÜRŞİDE YOL VERİN BİZDE VARALIM

CANDA OLAN OL CAN NURU GÖRELİM

İLMİ KUR'AN OKUYALIM BİLELİM

İLMİ VEREN BİR ALLAH IM VAR BENİM

Nakşibendi Üveysi Ders Tarifesi

EY İNSAN KENDİNİ ASLA ÇARESİZ HİSSETME ALLAH TEALA BİR KAPI KAPAR BİN KAPI AÇAR

(İrşadi Bayburdi)

» Nakşibendi ve Üveysilik



Üveysilik ve Üveysi Tarikat Neir?

Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle: Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekat namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif) Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekat namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye) Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır.

          Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin varislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur. Peygamber efendimiz (SAV) veya evliyanın ruhları ile rabıta (hal) veya rüya yoluyla terbiye edilene üveysi denir. Tasavvufta buna üveysilik yolu denir. Hazreti Peygamber (S.A.V) efendimizi gözleri ile görmediği halde müthiş bir aşkla bağlı olan Veysel Karani (ks) bu aşk ve bağlılığıyla ulvi makamlara ulaşmıştır..

 

                   Üveysilik denince şu dört zümre anlaşılır.

 

          1- Peygamber Efendimizin ruhaniyetinden feyz almak

          2- Veysel Karani Hazretlerinin ruhaniyetinden feyz almak

          3- Mürşid-i Kamilin ruhaniyetinden feyz almak

          4- Birde Hızır (a.s) aracılığı ile irşad olanlar Bu meselenin kısa izahı tasavvufta bir mürşide ulaşmayıp onun ruhaniyetinden feyz alanlara “Üveysi” denmesine yol açmıştır.

 

      Yani görmediği bir şeyh tarafından yetiştirilen Sufiye, “Üveysi” bu yoldaki yetişme tarzına “Üveysilik” denmektedir. Kıymetli Müslümanlar! Yukarıdaki tariflere bakıldığında “görmediği kimselerin ruhaniyeti tarafından terbiye edilen” kimselere üveysi dendiği açıklanmaktadır. İnsanların görmediği kimselerin yaşantısını örnek almaları ve onun yolunu takip etmeleri elbette mümkündür, hatta resulü için gereklidir de diyebiliriz. Resulüllah bizim için en güzel örnektir.

 

 Ölmüş kimselerin ruhları ile terbiye edilmek iki şekilde olur:

 

           1-Rüyada görmek,

           2-Rabıta yapmak

 

        1- Rüyada görmek: Rüyasında sevdiği bir veliyi görenin “ben rüyamda falanı gördüm bana şunu şunu yapmamı yahut yapmamamı söyledi” nevinden bir terbiye edilme şekli. Bu kapıyı açtığınızda (bu kapının İslam’da “rüyalar hüccet ve delil olamaz” anlayışına terstir) bu kapıdan istediğiniz ve istemediğiniz anlayışlar İslam’ın içine girebilecektir. Yani her bir fert aklına geleni İslam’ın kuralı imiş gibi lanse edebilecektir.

 

       2- Rabıta yapmak:Tenha bir yerde yahut toplum içerisinde şeyhinin ruhaniyetini düşünerek ve ondan -ister ölü olsun isterse diri fark etmez- yardım dilenerek (istimdat) gönlünü ona bağlamak.Oysa İslam’da yardım dilenecek yegane varlık bellidir. İnsanların tevhidini bozabilecek durumlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Bu kapıyı sıkıca kapatmak gerekir.

 

    Örnek verecek olursak Abdulhalık Gucduvani hocası Sadrettin’e sorar: Bu gizliliğin aslı ve hafi zikrin hakikati nedir? Cehri zikirde organlar hareket eder, ses dışardan duyulur. Hafi zikri ise dışardaki insanlar görmese bile, insanın içindeki şeytan görür. Çünkü Allah Rasûlü (s.a): "Şeytan insanoğlunun kan damarlarında dolaşır" buyurmaktadır. Öyleyse insanın zikir sırasında başkaları tarafından görülmemesinin ve şeytan tarafından sezilmemesinin yolu nedir? Allame Sadreddin bu soruya cevap vermekte zorlanınca işin kolayını hakikati itiraf etmekte buldu ve şöyle konuştu: - Bu sorunun cevabı, ancak ledün ilmiyle verilir. O da bizde yok. Çünkü o, Allah""ın veli kullarına has bir ilimdir. Şu kadar var ki, Allah dilerse senin karşına bir veli kulunu çıkarır ve müşkilini hallettirir. Hızırla Dostluğu: Hace Abdülhalık, hocasının bu sözünden sonra Allah""ın, kendisine yol gösterecek kimseyi bir gün karşısına çıkarmasını bekler olmuştu. Bir süre sonra karşısına çıkan, Hızır (a.s.) oldu. Babasının da rehberi Hızır idi. Hızır onu evlatlığa kabul etti ve ona "vukuf-i adedi" ile "hafi zikri" talim etti. Hızır""ın Gucdûvani""ye gönül zikrinden başka, başını havuza sokturup nefesini tutturarak nefy ve isbat ile tevhid zikrini öğrettiği de nakledilir. Alimin sorulan soruyu bilememesi ve arkasından “dilerim Allah karşına bir veli kulunu çıkarır da müşkilini hallettirir” demesi Gucdüvani’nin Hızır’la dost olması, Hızır’ın hafi zikri talim ettirmesi ve Hızır’ın Gucduvani’nin kafasını suyun içine sokturarak nefesini tutturarak zikrettirmesi ;gerçekten bu gibi düşüncelerin bir kıstası olmaması yani ölçüsüzlük çok hoş olmasa gerek.

 

        Ayrıca İslam’da olmayan şekilleri ve akla mantığa uymayan şeylerin anlatılması İslam’ın ayağını yerden kestiğinden dolayı zararlı şeyler olarak görüyorum. Bayezid Bayezid, Ca""fer-i Sadık ""ın rûhaniyetinden "üveysi" yolla terbiye gördü. o şöyle münacatta bulunurdu: "Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim." Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: "Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanıvermeyin.

 

       Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer""i hududa riayetteki durumuna bakın." Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek "Buna aldanmam" dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil. Allah aşkına bakar mısınız bir taraftan kerameti açığa vurmaktan kaçınacaksın ve bir taraftan da Dicle sularının sana yol vermek için birleştiğini anlatacaksın.

 

        Buna bizim dilimizde “bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz” derler. Bayezid, zahiddi. Zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah""tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı. Zahitliğin basamaklarına bakar mısınız?

      Bunların hangi biri uygulanabilir ki: Dünya ve içindekiler terk edilebilir mi? Ahiret’e ait şeylerin(cennet ve cehennem vs.) sevgisi gönülden çıkarılabilir im? Allah’tan başka her şeyden kalbi bağı kesmek nasıl olacak ki; var mı bir formülü. Şah-ı Nakşbend Şah-ı Nakşbend hazretleri gizli zikre olan meyilleri sebebiyle bir bakıma Abdülhalik Gucdüvani""nin üveysi müridi oldu. O""nun vaz"" ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan aldığı ruhani üveysi terbiye dairesinde yetişti. Müridinin halindeki farklılığı sezen ve onun cehri zikre katılmayışı dolayısıyla müridlerinin tepkisini bilen Emir Külal, bir müddet sonra ona: "Şeyhim Muhammed Baba Simasi""nin senin yetişmen konusundaki emirlerini yerine getirdim. Göğsümde ne varsa sana aktardım. Ama senin himmet kuşun beni geçti. Artık kemal semasında dilediğiniz gibi uçmağa tarafımdan mezunsun" dedi. Çağına yetişmeden, yüz yüze görüşmeden feyz aldığı "üveysi" mürşidi Abdülhalik Gucdüvani ona alem-i manada şu nasihatta bulunmuştu: "Oğlum Bahaeddin, zikr-i ilahi""den fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et.

 

          Çünkü Hakk""a giden yol, hizmetten geçer. Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzere ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittiba et, ruhsatları bırak, bid""atlerden kaç insanlar, hayvanlar ve bitkiler senden hizmet bekliyor. Hafi zikre sarıl. Allah yar ve yardımcın olsun." Bu vasiyetin tesiri ve fıtratındaki merhametin muktezasınca, onun yaralı hayvanlara baktığı; yaralarını tedavi ettiği hatta, sokakların temizliğiyle bile meşgul olarak halka hizmet ettiği rivayet edilir. Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde "Eziyet veren şeyi yoldan uzaklaştırmayı" imandan saymışlardır. Şah-ı Nakşbend hazretleri, bu hadisteki ezayı "nefs", yolu da Hak yolu ve tarikat olarak yorumlardı ve bu duruma göre hadisin anlamı Bayezid Bistami""nin buyurduğu gibi, "Nefsini bırak da gel" şeklindedir. Hak ehli kimselere muhabbete bile mani olan nefsten geçmek nefsin sıfatları, esaretinden kurtulmak gerekir. Gördüğü bir rüya üzerine kendisinin doğumundan bir asır önce vefat etmiş bulunan Abdülhalik-i Gücdüvani""nin ruhaniyetine intisap etti ve Üveysi lakabını aldı.

 

               Mesela Beyazid-i Bistami,Caferi Sıdık Hz’in ruhu tarafından; Ebul Hasan Harakani,Bayezıdi Bistami Hz’nin ruhu tarafından(bk:tasavvuf terimleri sözlüğü,Süleyman Uludağ); Şah-ı Nakşibendi Hz, hacegan silsilesinin başı Abdülhalıkı Gücdüvani Hzin ruhaniyatı tarafından(bk:Altın Silsile); Bediüzzaman Hz, Gavs-ı Azam ve İmamı ALİ Hz tarafından; Hace Ahrar, Hace Bahaeddin Nakşibend Hz tarafından(Rabbani,532.M) manen irşad edilmişlerdir.Kısacası Üstad hz""leri üveysidir, ama zahirde bir şeyhe bağlanmadan üveysi olanlardan Şah-ı Nakşibendi Kuddise sirruhu çok mütevazı bir hayat yaşardı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet yolunu tercih ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye, hediye ile mukabele etmeye çalışırdı.

 

        Mahlukatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı. Tasavvufdaki ilk hallerini şöyle anlatmıştır: -Tasavvuf hallerinden cezbe hali çoğalıp kararsız düştüğüm günlerde. geceleri ay İşığında kabristanda dolaşırdım. Bir gece devamlı ziyaret edilmekte olan üç büyük zatın mezarını gördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu halde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket ettirmek lazımdı ki, parlak yanıp çok ışık versinler. O kandilleri öylece bırakıp, Hace Muhammed Vasi Kuddise sir-ruhunun kabri başına gittim.

 

       Orada Ahmed Eckarnevi Kuddise sirruhu""nun kabrine gitmem işaret olundu, oraya gittim. Bellerinde kılıç takılı olan iki kişi geldi. Bir hayvana beni bindirip yönünü de Mezdahin tarafına çevirip ayrıldılar. O gece devamlı yol alarak sabaha doğru Mezdahin mezarlığına ulaştım. Orada da diğer mezarlardaki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat o da sönük yanıyordu. Kıbleye karşı oturdum. Bu sırada bana geçkinlik hali geldi. Kıble tarafında gördüğüm duvar yarıldı. Gördüğüm manzara; yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht üzerinde bir zat oturmuştu. Etrafında ise kalabalık bir cemaat vardı. İçlerinde Baba Semmasi Kuddise sirruhu da bulunuyordu. Sadece Onu tanıyordum. Daha sonra anladım ki bu zatlar, vefat eden bu yolun büyükleridir. Fakat kürsinin üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum ki, kürsünün etrafında oturanlardan biri bana dedi ki: -Bu zat Hace Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhudur. Etrafındaki cemaat ise O""nun Halifeleridir. Sonunda Hocam Baba Semmasi Hazretleri""ni göstererek bunu hayatta iken gördüm, senin şeyhindir. Sana taç verdi. Onu tanıdın mı? -"Evet Hocamı tanıdım, fakat tacın nerede olduğunu bilmiyorum" dedim. -O senin evindedir. Onu sana keramet olarak verdiler ki bir bela gelecek olsa, onun bereketiyle def edilir. -Sonra denildi ki: Şimdi dikkat kesilir Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu sana nasihat edecek! -Hace Hazretleri""nin elini öpmek istedim, izin verildi. Yaklaştım, selam verip edeple elini öptüm. Sonra huzurunda edeple ayakta durdum. Tasavvuf da ilerlemek hususunda şöyle buyurdu: -Evladım kabirlerin basında kandillerin sana öyle gösterilmesi senin bu yolda kabiliyet sahibi olduğuna alamettir. Fakat fitil gibi olan kabiliyeti hareketlendirmek lazımdır ki, bu kabiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun.